MÜDAHALENİN MENİ

Bir şey üzerinde mülkiyet hakkı sahibi olan tarafın aktif ve pasif yetkileri bulunmaktadır.

Türk Medeni Kanunu 683. maddesi “Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. 8156 Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.” hükmünü amirdir. Aktif yetki kullanma, semerelendirme ve tasarrufta bulunma gibi hakları kapsar ve sınırsız değildir. Mülkiyet sahibi ancak kanunun sınırları içerisinde aktif yetkisini kullanabilecektir. Pasif yetki ise aktif yetkinin kullanılmasının engellenmesi ya da başkalarınca kullanılması halinde el atmanın önlenmesi (eski adıyla müdahalenin men-i) ve istihkak davaları açma hakkını kapsamaktadır. Bu dava hem taşınır ve hem de taşınmazlar için söz konusu olabilirse de, yaygın uygulaması taşınmazlar hakkındadır.

Müdahalenin men-i davası taşınmazın maliki ya da asli zilyeti tarafından açılabilmektedir. Paylı mülkiyet söz konusu ise tüm paydaşlar, paydaşlardan herhangi biri ya da paydaşlarca yetkilendirilmiş bir paydaş dava açabilecek; yine miras şirketlerinde de temsilci dava açabilecektir.

Hazine, köy tüzel kişiliği ve belediye tarafından kendilerine ait taşınmazlara ilişkin el atmanın önlenmesi davası açılabilecek; umumi yol, meydan ve benzeri yerlerde ise dava kamu görevlileri tarafından açılabilecek eğer kamu görevlisi görevini yerine getirmiyorsa herhangi bir kişi de dava açabilecektir.

Dava genel yetki kuralına tabii olup eğer dava konusu taşınmaz ise taşınmazın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesinde, taşınıra ilişkin ise davalının yerleşim yeri Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılacaktır. Herhangi bir zamanaşımı süresi yoktur.

Paydaşlar davayı birbirlerine karşı açabilecekleri gibi üçüncü kişiye karşı da açabileceklerdir. Davalının malikin mülkiyet hakkına müdahalede bulunması ve müdahalenin hukuka aykırı olması dava açmak için yeterli olup davalının kusurlu olması gerekmemektedir. Davacı hem malik olduğunu hem de müdahalenin hukuka aykırı olduğunu ispatla yükümlüdür. Davalı ise davacının malik olmadığını, kendisinin müdahalede bulunmadığını ya da müdahalenin sona erdiğini ispat ile davanın reddini sağlayabilecektir.

İlgili Yargıtay Kararları:

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Esas 2013/17754 Karar 2014/2177 Tarih 11.2.2014

“Taraflar arasında görülen elatmanın önlenmesi, yıkım davası sonunda, yerel mahkemece davanın kısmen kabul, kısmen reddine ilişkin olarak verilen karar taraflarca yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Baydın’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve yıkım isteğine ilişkin olup savunma yoluyla temliken tescil isteğinde bulunulmuştur:

Mahkemece, elatmanın önlenmesi isteğinin kabulüne; yıkımının fahiş zarar doğuracağı, davalının kötü niyetli olduğu, asgari levazım bedelinin ödenmediği gerekçesi ile de yıkım isteğinin reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle kayden davacıya ait çekişme konusu 1215 parsel sayılı tarla nitelikli taşınmazın mahkemece yapılan uygulama sonucu fen bilirkişisi tarafından düzenlenen krokili raporda (A) harfi ile işaretlenen 370 m2 yüzölçümlü bölümünün davalı tarafından haklı ve geçerli bir neden olmaksızın kullanıldığı, davalının iyiniyetli olmadığı saptanarak elatmanın önlenmesine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalının tüm temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine,

KARAR: Davacının temyiz itirazına gelince; davalının haricen satın almadan kaynaklanan kişisel hakkını bayiine (haricen satın aldığı) yöneltebileceği, davalı bakımından 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu 725.maddesinde belirtilen koşulların gerçekleşmediği, her ne kadar mahkemece yıkımın fahiş zarar doğuracağı kabul edilmiş ise de, belirlenen bina bedellerine göre yıkımın fahiş zarar doğurmayacağı anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca, mülkiyet hakkına üstünlük tanınarak davacı taşınmazı içerisindeki davalıya ait binaların yıkılmasına karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.Davalı, gayrimenkulü kullanmakta haklı olduğuna yönelik delilleri dava aşamasında mahkemeye sunacaktır. Ancak eğer davalının haklı bir sebebi varsa açılacak bu davanın kaybedileceği bilinmelidir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Esas 2011/8260 Karar 2011/10559

“Taraflar arasında görülen davada:

Davacı, davalının haklı nedeni olmaksızın taşınmazına yapılandığını ileri sürerek el atmanın önlenmesine ve yıkıma karar verilmesini istemiştir. Davalı, birleştirilen karşı davasıyla temliken tescil isteğinde bulunmuştur.

Davanın reddine, karşı davanın kabulüne dair karar Dairece, karşı dava yönünden taşınmazın diğer maliklerinin de davada yer alması gerektiğine değinilerek bozulmuş; mahkemece bozmaya uyularak tamamlanan yargılama sonunda her iki davanın da reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı-karşı davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla: Tetkik Hakimi Murat Ataker’in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve yıkım; karşı dava, temliken tescil isteklerine ilişkindir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davaya konu taşınmazın 1974 yılındaki kadastro tespitinde tapu kaydına dayalı olarak 37 parsel numarasıyla davacının murisi Ahmet Ç.’la başka birçok kişi adlarına iştirak halinde mülkiyet şeklinde tespit edildiği, Hazinenin açtığı tespite itiraz davası da reddedilerek tespitin 27.2.1990 tarihinde kesinleştiği; bunun yanında, taşınmazın bir kısmının 3 katlı ev inşa edilmek suretiyle davalı tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Kayıt maliklerinden Ahmet Ç.’ın mirasçısı Hasan Ç., eldeki dava ile el atmanın önlenmesi ve yıkım isteğinde bulunmuştur.

Davalı ise, taşınmazdaki evi 1990 yılında davacının annesi Cennet’in izni ve yer göstermesiyle yaptığını savunmuş; birleştirilen 2003/55 esas, davası ile de, T.M.K.nun 724 üncü maddesine dayanarak temliken tescile karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, her iki davanın da reddine karar verilmiş; hüküm, asıl davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Bilindiği üzere, başkasının taşınmazına temelli ve kalıcı nitelikte yapı yapılması durumunda, T.M.K.684. ve 718 inci maddelerinin hükümleri gereğince yapı, üzerinde veya altında bulunduğu taşınmazın tamamlayıcı parçası ( mütemmim cüzü ) haline geleceğinden ana taşınmazın mülkiyetine tabi olur.Yasa koyucu bu konumdaki taşınmaz malikiyle yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi genel hükümlere bırakmamış Medeni Kanunun 722, 723, 724 üncü maddelerinin özel hükümleriyle düzenlemeyi uygun bulmuştur.

Bir kimse kendi malzemesiyle başkasının taşınmazına sürekli esaslı ve tamamlayıcı ( mütemmim cüz ) nitelikte yapı yapmışsa ve ( T.M.K.724 maddesine göre ) yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa, iyi niyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini istiyebilir. Söz konusu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere, taşınmazın mülkiyetinin yapı malikine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi inançtır. Öngörülen iyi inancın Medeni Kanunun 3 üncü maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyi inanç olduğunda kuşku yoktur. Bu kural, el attığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşın bilecek durumda olmamasını, ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebin bulunmasını ifade eder. Böyle bir davada iyi inançlı olduğunu iddia eden kişinin 14.2.1951 tarih 17/1 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi bu iddiasını ispat etmesi gerekir. İkinci koşul ise, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul, dava gününe ve objektif esaslara göre saptanmalı, fazlalık ilk bakışta kolayca anlaşılmalıdır. Üçüncü koşul olarak da yapıyı yapan, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemelidir. Uygun bedel genellikle yapı için lazım olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de, büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde meydana gelecek noksanlıklar, varsa taşınmaza bağlı öteki zararlar gözönünde bulundurularak bu bedelin aşılması hak ve nesafet kuralı gereğidir. Hemen belirtmek gerekir ki, temliken tescil isteme hakkı ancak yapı yapıldığı sıradaki taşınmazın maliki olan kişiye karşı açılacak davada ileri sürülebilecek bir kişisel hak olup, yenilik doğurucu bu dava sonunda verilen kararın kesinleşmesinden sonra ayni hakka dönüşebilir.

Öte yandan, T.M.K.722. maddesi taşınmaz malikine rızası olmaksızın yapılmış ve yıkımı aşırı zarar doğurmayan yapının yıkımını isteme hakkı tanımış, yıkım masrafının yapı malikine ait olacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki, yasada aşırı zarar kavramı tanımlanmadığından yasa koyucunun bu yöndeki asıl amacının göz önünde tutulmasında yarar vardır.

Değinilen maddenin düzenlemesine yol açan asıl neden, meydana getirilen yapının korunmasındaki mevcut olan genel iktisadi yarardır. Diğer bir söyleyişle yapının yıkımı halinde dava tarihine göre objektif ölçüler içerisinde tespit edilecek zararın çok fazla olması aşırı zararın varlığını gösterir. Bununla birlikte gerektiğinde özel ve teknik hususlarda uzman bilirkişilerin bilgisine başvurulmak suretiyle taşınmaz sahibinin o yapıdan yararlanma derecesi, arsanın bütünlüğünün bozulup bozulmaması, taşınmazın değerinde doğacak noksanlık gibi sübjektif olgular da dikkate alınmalıdır.

Aşırı zarar doğması sebebiyle yapı yıkılamadığı takdirde taşınmaz malikinin mamelekinde sebepsiz bir zenginleşme meydana geleceğinden, taşınmaz malikinin malzeme malikine ( muhik ) bir tazminat vermesi gerektiği, malzeme maliki iyi niyetli değilse tazminat miktarının levazımın en az kıymetini geçemiyeceği aynı Kanunun 723. maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda. 4.3.1953 tarih 10/3 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararının gerekçesinde benimsenen ve uygulamada kararlılık kazanmış ilke uyarınca aşırı zarar sebebiyle yapı yıkılamıyorsa, iyi veya kötü niyete göre haklı ( muhik ) tazminat veya en az levazım bedelini ödeyip ödemeyeceği arsa malikinden sorulmalı, kabul ettiği takdirde bu bedel karşılığında yapının taşınmaz malikine aidiyetine karar verilmeli, aksi halde yıkım istemi reddedilmelidir. Maddedeki “muhik tazminat” sözcüğünden salt inşaat bedeli değil, olayın özelliğine göre Medeni Kanunun 4 üncü maddesinden aldığı yetkiye dayanarak hakimin takdir edeceği en uygun bedel; “asgari levazım bedeli” sözcüğünden ise, taşınmaz maliki yönünden yapının sübjektif ( öznel ) olarak taşıdığı değer anlaşılmalıdır.

Somut olayda, el birliği mülkiyetine tabi taşınmazda ortaklardan birinin verdiği muvafakatin diğer ortaklar bakımından bağlayıcılık taşımayacağı ve davalının iyiniyetli sayılmasına yeterli olmayacağı kuşkusuzdur. Bu durumda. T.M.K.nun 724 üncü maddesindeki koşullardan öncelikli koşul olan iyiniyet koşulu gerçekleşmediğinden, karşı davanın reddedilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Ne var ki, asıl dava bakımından hükme yeterli bir soruşturma yapılmış değildir.

Hal böyle olunca, asıl davada ileri sürülen el atmanın önlenmesi ve yıkım isteklerinin yukarda değinilen ilkeler çerçevesinde toplanacak delillerle değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturmayla hüküm kurulması isabetsizdir.

SONUÇ : Davacının, temyiz itirazı açıklanan sebepten ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 S. H.M.K.nın geçici 3 üncü maddesi yollamasıyla) H.U.M.K.nun 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene iadesine, 19.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

Telefon Et
Mail At